7 Nisan 2009 Salı
uyuşturucu bağımlısı mısralar
İmkânsız bir hayalin izini duvara asan uyuşturucu bağımlısı mısralar için sustum uzun uzun. Neticesi çoktan belli gebelik testlerinde unuttum dölsüz rahmimi. Efkârlı bir şiir için, ruha kaderli bir şarkı seçtim. İzninizle bedenimi toprağa verelimYola dair bilgilerini acıklı bir İspanyol filminden öğrenmiş Adamlar tanımıştım bir vakitSoysuz bir uyuşturucu krizinin ertesindeSevgililerini torbacısıyla yatmaya gönderen Çocuklar ayrı bir hikâyeydi elbetteŞehrin kabadayı mahallerinde bir gece yarısıIşıkları kapatılmış bir taksinin içindeEli yüreğinde bekleyen kızSevgilisinin cigaralığını alıp bir an önceKaçmak istiyordu kendinden.En ağır yüktür kimi zaman kendine insanBunu bilmek için polis baskınına hazırlıklı olmak gerekirNoktası eksik bırakılmış yarım bir harf gibi sevişenAdamlar tanımıştım bir vakitUzun, siyah elbiseli kadınlar beş defa dönerken etraflarındaSeslerini geceye iliştirirdi onlarDuvardaki çatlakta binlerce idam görenHalüsinasyon zengini çocuklarAyrı bir hikâyeydi elbetteYıkık dökük bir evin en küçük odasındaSevgilisinin damarlarındaki illegal mutluluğunPatlamasını seyreden kızSaçma bir kahkahanın öznesi olmaya niyetlenmiştiEn asil yalandır kimi zaman sevinçBunu bilmek için cebinde jilet taşıyan bir adama âşık olmak gerekirPaltosunun cebinde dünyayı sakladığına inanan Adamlar tanımıştım bir vakitCümlelerinin kuralları hiçbir dil bilgisi kitabında yazmazdıSuya yazgılı bir şiir için sol kolunun en işlek damarınaMorfin enjekte eden çocuklar ayrıApayrı bir hikâyeydi elbetteMasaya damlayan kanıyla mitolojinin kapısını çalanSevgilisine, onu öldürmek için söz veren kızSoğuk bir mevsim bekliyordu cenaze namazı içinEn saçma bahanedir kimi zaman aşkBunu bilmek için toprağın buz tutan zamanına inanmak gerekirBir gecenin izini teninde taşıdığına inananAdamlar tanımıştım bir vakitBuğulanan camlara adlarını yazan kadınlaraSakin bir vazgeçişle bakardı onlarDoz aşımından hastaneye kaldırılan çocuklar elbetteAyrı bir hikâyeydi şiirin kucağındaDörtnala koşan atları bir bir vurduğunu anlatan sevgilisiniSoluksuz dinleyen kız, dilinin altında biriktirmiştiAyrılığıEn hazin sondur kimi zaman ayrılıkBunu bilmek için pırıl pırıl bir sabah teni öldürmek gerekir.Asmin Erkil
9 Ocak 2009 Cuma
Düşüyorum..
Hayat ey!
Ya tut yanaklarımdan ısır öpüşlerinle, bir vakit ansızın.
Ya da bırak! Çekip vurayım kendimi alnımdan!
Gölgelere tutulmaktan silindi hatlarım. Yüreğimin yeri kayıp. Salınan her kovaya düşman bu düş… Bırak, kendimi kendimde aranayım…
Düşüyorum hayat ey!
Ya meçhuller diyarının sisli perdesini yırt gönlümde. Göreyim göreyim halim yerine gelsin. Ya da bırak! Harf harf seçileyim…
Düşüyorum hayat ey!
Unuttum… Hafızamın ücra yerlerine derin gafletler vurdum. Bir tomar efkara boyadım ruhumu. Gerisini de hep unuttum. Sorma! Konuşturma beni. Bırak! Dipsiz susuşlara uzanayım…
Düşüyorum hayat ey!
Ömür şeceremin dallarında çeyrek asır sallandı. Ayıkladım taşlarını, gerisini pişmanlığa yazdım. Ya tutup sayfalarımı talihe yaz! Ya da bırak, ben silineyim!
Düşüyorum hayat ey!
Kırıklığım canıma dayandı. Ya tut kolundan vur ümide, bin parçaya bölünsün! Ya da düş yakamdan, ecelim mukadder olsun…
Düşüyorum hayat ey!
Mazim, müstakbel, halim boşlukta yer aranıyor. Ya sök taşlarını kaldırımların; ya da bırak ben yol olayım!
Düşmüşüm hayat ey!
İtimadın kalelerine baykuşlar tünemiş; farkına varmamışım. Masumiyet günaha perde aralamış; gaflete dalmışım… Bırak beni! Gafleti baykuşun kafasına koyup çıldırtayım!!!
Düşmüşüm hayat ey!
Güneşin alazından tiksinmişim. Gel bir anlaşma yapalım; tutup yazları mevsimlerden çıkaralım!
Düşmüşüm hayat ey!
Gaflete hiç bu kadar muhtaç kalmamışım. Bırak yırtayım zamanı, zehrim dökülsün. Ardından bir iğne işlesin tenimde. Diksin diksin eksik yanlarımı…
Düşmüşüm hayat ey!
Kendimde, sende, aşkta mağlubiyete varmışım. Susmuş her yanım, kelimeler müebbet yatmış. Bir arayış ki yanmış, yakmış…
Ey hayat! Gitmeye tutukluyum, gidişlere tutuluyorum. Arıyor aranıyor hep aynı kör noktaya dolanıyorum Şimdi düşmüşüm diyorum, düşüyorum diyorum!
Hayat ey! Sana sesleniyorum!
Ya beni bana bırak, ya gökleri sil!
Ya beni kendime getir, ya aşkları sil!
Ya soruları kaldır, ya cevapları sil!
Ya kır benliğimi, hücre hücre bölüneyim, dağılsın zerrelerim. Bir ben koy aynalara; eski suretlerim silinsin
Ya da bırak! Ecelim mukadder olsun! Ben çekip gideyim!…
Ya tut yanaklarımdan ısır öpüşlerinle, bir vakit ansızın.
Ya da bırak! Çekip vurayım kendimi alnımdan!
Gölgelere tutulmaktan silindi hatlarım. Yüreğimin yeri kayıp. Salınan her kovaya düşman bu düş… Bırak, kendimi kendimde aranayım…
Düşüyorum hayat ey!
Ya meçhuller diyarının sisli perdesini yırt gönlümde. Göreyim göreyim halim yerine gelsin. Ya da bırak! Harf harf seçileyim…
Düşüyorum hayat ey!
Unuttum… Hafızamın ücra yerlerine derin gafletler vurdum. Bir tomar efkara boyadım ruhumu. Gerisini de hep unuttum. Sorma! Konuşturma beni. Bırak! Dipsiz susuşlara uzanayım…
Düşüyorum hayat ey!
Ömür şeceremin dallarında çeyrek asır sallandı. Ayıkladım taşlarını, gerisini pişmanlığa yazdım. Ya tutup sayfalarımı talihe yaz! Ya da bırak, ben silineyim!
Düşüyorum hayat ey!
Kırıklığım canıma dayandı. Ya tut kolundan vur ümide, bin parçaya bölünsün! Ya da düş yakamdan, ecelim mukadder olsun…
Düşüyorum hayat ey!
Mazim, müstakbel, halim boşlukta yer aranıyor. Ya sök taşlarını kaldırımların; ya da bırak ben yol olayım!
Düşmüşüm hayat ey!
İtimadın kalelerine baykuşlar tünemiş; farkına varmamışım. Masumiyet günaha perde aralamış; gaflete dalmışım… Bırak beni! Gafleti baykuşun kafasına koyup çıldırtayım!!!
Düşmüşüm hayat ey!
Güneşin alazından tiksinmişim. Gel bir anlaşma yapalım; tutup yazları mevsimlerden çıkaralım!
Düşmüşüm hayat ey!
Gaflete hiç bu kadar muhtaç kalmamışım. Bırak yırtayım zamanı, zehrim dökülsün. Ardından bir iğne işlesin tenimde. Diksin diksin eksik yanlarımı…
Düşmüşüm hayat ey!
Kendimde, sende, aşkta mağlubiyete varmışım. Susmuş her yanım, kelimeler müebbet yatmış. Bir arayış ki yanmış, yakmış…
Ey hayat! Gitmeye tutukluyum, gidişlere tutuluyorum. Arıyor aranıyor hep aynı kör noktaya dolanıyorum Şimdi düşmüşüm diyorum, düşüyorum diyorum!
Hayat ey! Sana sesleniyorum!
Ya beni bana bırak, ya gökleri sil!
Ya beni kendime getir, ya aşkları sil!
Ya soruları kaldır, ya cevapları sil!
Ya kır benliğimi, hücre hücre bölüneyim, dağılsın zerrelerim. Bir ben koy aynalara; eski suretlerim silinsin
Ya da bırak! Ecelim mukadder olsun! Ben çekip gideyim!…
muamma..
Gün ışığında,bedenini kasıp kavuran güneşin. Sensizliğe alışmış ben'e yenik düştüğünü varsayarsak. Bu ne güneşin suçu. Ne de geceye şahit bırakılan içteki ürpertinin sebebi dahilindeki ayaza vuran soğuğun. Şimdi aklımdan geçenleri belli-belirsiz sıralamakla meşgulüm ey sevgili güneş ile ay arasındaki gidip gelmelerim. İki dere arasında herkesin birbirine karşı dediği şehirlerin,anlamsız düşmanlığında birbirlerini sevmeyi beceremeyenlere nazire yaparcasına,aşk ile yanan iki insanın yanışını anlatmaya kalkışan migren sancılı bedenim ve acemi halim " benim seni sevmem için karşı değil,yan yana olmalıyız. " hüzün ve gerçeğini dile getirmekle mi uğraşmalı. Yoksa herşeyin oluştuğu hazır bir sofrada sadece seni seviyorum demekten başka bir şey kalmamış bir sevinçi mi? ( bilinmez )
Yaşadıklarım ile anlık yaşayışların arasında gözden kaçırdıklarımı irdeleyen beynimin kuytu köşeleri,içerisinde boğulmaya yüz tutmuş ve aksilik bu ya kulaç atmasını bilmeyen kör bir yüreğin,farklı yörüngelerde afaki yürüyüşlerinde aradım mutsuzluğun sebebini. Okunmamış bir sen kalmıştın. Okunduğunda aklım karışmıştı. ( Muamma )
Biraz sonra hiç beklemediği ve ince hesabıyla yenik düşeceği kahrolası maddede,son kez olsun manevi duyguları yaşamak istercesine gözünde biriktirdiği gözyaşına bahane bulmak için,bafra cigarası yakmıştı. ( mümkündür )
Ah çekmek gerekliydi ve öyle de oldu. Ah edişlerine buladığı,geleceğe dair beklentilerini bir yana bırakıp,daha önce hiçkimsenin yaşamadığı aşk'ı yaşamak istercesine yollara vurmuştu kendini. Umutlarının arasında ayaklarından prangaya vurulmuş,koşar adımlarla sevgilisine ulaşma isteği mevcuttu. Unuttuğu bir şey vardı. Böyle bir şey asla ( yaşanmamıştır )
Bilinmezliğin adı muamma
Mümkündür ancak yaşanmamıştır.
Yaşadıklarım ile anlık yaşayışların arasında gözden kaçırdıklarımı irdeleyen beynimin kuytu köşeleri,içerisinde boğulmaya yüz tutmuş ve aksilik bu ya kulaç atmasını bilmeyen kör bir yüreğin,farklı yörüngelerde afaki yürüyüşlerinde aradım mutsuzluğun sebebini. Okunmamış bir sen kalmıştın. Okunduğunda aklım karışmıştı. ( Muamma )
Biraz sonra hiç beklemediği ve ince hesabıyla yenik düşeceği kahrolası maddede,son kez olsun manevi duyguları yaşamak istercesine gözünde biriktirdiği gözyaşına bahane bulmak için,bafra cigarası yakmıştı. ( mümkündür )
Ah çekmek gerekliydi ve öyle de oldu. Ah edişlerine buladığı,geleceğe dair beklentilerini bir yana bırakıp,daha önce hiçkimsenin yaşamadığı aşk'ı yaşamak istercesine yollara vurmuştu kendini. Umutlarının arasında ayaklarından prangaya vurulmuş,koşar adımlarla sevgilisine ulaşma isteği mevcuttu. Unuttuğu bir şey vardı. Böyle bir şey asla ( yaşanmamıştır )
Bilinmezliğin adı muamma
Mümkündür ancak yaşanmamıştır.
30 Aralık 2008 Salı
Tecrübe ve Getirdikleri..
Tecrübe; hayatın ilk ışıklarıyla son karartıları arasında geçen ve tüm bu zaman diliminde yaşanan küçük-büyük, gerekli-gereksiz olaylar silsilesinin daha çok “sonuçları”nı muhtevâ edinen, ömür sermayesinin biriktirdiği eşsiz hazineyi barındıran dört köşe sandık… Öyle sandık ki, yaşayan herkesin o sandığa bir şeyler atmamış olması muhal.
Bir de yaşanmış olanları var ki, yaşam yolunun derûni karanlığındaki el feneri gibidirler. Gidilecek yolun tam ölçekli haritasını teşkil etmese de, krokisi demek yanlış bir yaklaşım olmasa gerek. Yaşanan dünyadaki tüm gerçekleri-yalanları, eğrileri-doğruları tecrübe edemeyecek kadar kısa olan insan ömrü için, bu dünya okyanusunun güvenli güzergâhını bildiren yol pusulalarıdır bir bakıma. Neydi o meşhur söz, “Hayat her şeyi tecrübe edemeyecek kadar kısadır. O halde yaşanmış tecrübelerden ders almaya bakın.”
Bir annenin kızına müşfik duygularla yaptığı nasihatlerde gizliydi bu tecrübe. Ulu sözü dinlemeyenin uluduğu gerçeğinin bir yansımasıydı da, hala gereken değeri elde edemeyen toprağın derinliklerindeki bir elması andırmaktan öte varamamıştı. Belki de gençlerin yaşlıları ahmak “zannedişinin” en bâriz tecellisiydi bu. Yaşlıların, gençlerin ahmak olduğunu “bilişine” inat…
“Bilmek”le “zannetmek” arasındaki bu çekişme hiç bitmeyecek gibi. Çağın geri kalmışlığı ile suçlanan önceki nesil ile şimdiki neslin arasına örülmüş duvar gibidir sanki. Sanırsınız ki iki tarafta birbirinin dilini anlamaktan adeta aciz. Duvarı aşmak ve olayları kuşbakışı analiz etmek ise imkânsızdır çoğu zaman. Hatta duvarı aşmak, bir genç için bazen “yaşlanmayı” gerektirir. Acaba bu “tecrübeler duvarı”nın ikiye böldüğü taraflar arasındaki anlaşılması zor sır, ebediyyete mi intikâl edecektir?
Nasihatlerin suyu tecrübe çeşmelerinden akar lakin; bu nasihatler hayatta en basit ve bedava yollardan elde edilebilmesine rağmen gerçek manada kıymet hüviyetine kavuşamamış hazineler olmaktan öte de geçemezler. Öğüt almanın yaşı yoktur ama o gücü kendisinde bulabilmek başlı başına bir sorundur.
Tecrübenin son bulduğu bir yaş sınırından bahsetmekte imkânsızdır. Tecrübe sandığının sınırsız kapasitesi olduğu gerçeğine tezat, “oldum” demenin “bittim” demeye eşit olduğunu idrak edemeyen “tecrübe çuvalları”mız var. Çuval dolusu tecrübe elde ettiğini zanneden bu gürûhun aslında çuvalladığı da muhakkak.
Görünen o ki; daha kat’etmemiz gereken uzun mesafe, almamız gereken çok yol var… Bu hâl, bu keyfiyet ve bu azıkla ayakta kalıp hedefe doğru yol almanın kolay olmadığı da bir gerçek... Çare ise; tecrübeleri kaal'den hâl'e (sözden fiiliyata-uygulamaya) geçirebilmek, hayata tatbik edebilmekte...
Tecrübenin yaşı olmaz dedikte, ne zamanlar doldurmaya başlamıştık tecrübe sandıklarımızı? İlk defa sobaya yaklaştığında “cısss” diye uyaran anne ikazıyla mı? Yoksa o uyarmasına rağmen dinlemeyip “acı acı tecrübe etmek” yoluna gidişimizle mi?
Faraziyeler olmamış olsaydı, hikmet bâtıl olurdu; yani
güzel sözler, kıymetli fikirler, hakikate uygun değerli
düşünce ve tecrübeler ortaya çıkmazdı
Bir de yaşanmış olanları var ki, yaşam yolunun derûni karanlığındaki el feneri gibidirler. Gidilecek yolun tam ölçekli haritasını teşkil etmese de, krokisi demek yanlış bir yaklaşım olmasa gerek. Yaşanan dünyadaki tüm gerçekleri-yalanları, eğrileri-doğruları tecrübe edemeyecek kadar kısa olan insan ömrü için, bu dünya okyanusunun güvenli güzergâhını bildiren yol pusulalarıdır bir bakıma. Neydi o meşhur söz, “Hayat her şeyi tecrübe edemeyecek kadar kısadır. O halde yaşanmış tecrübelerden ders almaya bakın.”
Bir annenin kızına müşfik duygularla yaptığı nasihatlerde gizliydi bu tecrübe. Ulu sözü dinlemeyenin uluduğu gerçeğinin bir yansımasıydı da, hala gereken değeri elde edemeyen toprağın derinliklerindeki bir elması andırmaktan öte varamamıştı. Belki de gençlerin yaşlıları ahmak “zannedişinin” en bâriz tecellisiydi bu. Yaşlıların, gençlerin ahmak olduğunu “bilişine” inat…
“Bilmek”le “zannetmek” arasındaki bu çekişme hiç bitmeyecek gibi. Çağın geri kalmışlığı ile suçlanan önceki nesil ile şimdiki neslin arasına örülmüş duvar gibidir sanki. Sanırsınız ki iki tarafta birbirinin dilini anlamaktan adeta aciz. Duvarı aşmak ve olayları kuşbakışı analiz etmek ise imkânsızdır çoğu zaman. Hatta duvarı aşmak, bir genç için bazen “yaşlanmayı” gerektirir. Acaba bu “tecrübeler duvarı”nın ikiye böldüğü taraflar arasındaki anlaşılması zor sır, ebediyyete mi intikâl edecektir?
Nasihatlerin suyu tecrübe çeşmelerinden akar lakin; bu nasihatler hayatta en basit ve bedava yollardan elde edilebilmesine rağmen gerçek manada kıymet hüviyetine kavuşamamış hazineler olmaktan öte de geçemezler. Öğüt almanın yaşı yoktur ama o gücü kendisinde bulabilmek başlı başına bir sorundur.
Tecrübenin son bulduğu bir yaş sınırından bahsetmekte imkânsızdır. Tecrübe sandığının sınırsız kapasitesi olduğu gerçeğine tezat, “oldum” demenin “bittim” demeye eşit olduğunu idrak edemeyen “tecrübe çuvalları”mız var. Çuval dolusu tecrübe elde ettiğini zanneden bu gürûhun aslında çuvalladığı da muhakkak.
Görünen o ki; daha kat’etmemiz gereken uzun mesafe, almamız gereken çok yol var… Bu hâl, bu keyfiyet ve bu azıkla ayakta kalıp hedefe doğru yol almanın kolay olmadığı da bir gerçek... Çare ise; tecrübeleri kaal'den hâl'e (sözden fiiliyata-uygulamaya) geçirebilmek, hayata tatbik edebilmekte...
Tecrübenin yaşı olmaz dedikte, ne zamanlar doldurmaya başlamıştık tecrübe sandıklarımızı? İlk defa sobaya yaklaştığında “cısss” diye uyaran anne ikazıyla mı? Yoksa o uyarmasına rağmen dinlemeyip “acı acı tecrübe etmek” yoluna gidişimizle mi?
Faraziyeler olmamış olsaydı, hikmet bâtıl olurdu; yani
güzel sözler, kıymetli fikirler, hakikate uygun değerli
düşünce ve tecrübeler ortaya çıkmazdı
Brüt hayatların net hüzünleri..
Nedir yaşam? Durdurulamayan saatler silsilesi. Nedir brütü? Yirmi dört saat... Düştük mü sekizini uyku için? Kaldı geriye on altı... Düştük mü dokuzunu mesai için? Kaldı geriye yedi... Düştük mü ikisini yol için? Kaldı geriye beş... Düştük mü birini yemek, tuvalet vb. ihtiyaçlar için? Kaldı geriye dört... İşte brüt yaşamlarımızın neti bu dört saat. Pek klasik bir hesap yöntemi, bilirim; ama öyle.
Bu dört saatte güleceksin, ağlayacaksın, arayacaksın, bulacaksın, seveceksin, nefret edeceksin, dertleneceksin, dertlerine derman bulacaksın, dertlere deva olacaksın, sevişeceksin, küseceksin, barışacaksın, küresel ısınmayı engelleyip penguenciklerin de üşümemesini sağlayacaksın, Saraçoğlu’nu Sevilla’ya zindan edeceksin, muhabbet erbabı arayıp bulacaksın, ardından muhabbet de edeceksin onlarla. Savaşlara son verip barışı getireceksin yüreklere ve zihinlere, Kürt meselesini tahlil edip çözüm bulacaksın, baş örtüsünü üniversitelere sokup laikliği elden bırakmayacaksın, Ermenilerle dünya çapında barış sağlayacaksın bu dört saat içinde. Yoksulluğa çare bulup insanları kardeş edeceksin, okuyacaksın, dinleyeceksin ve bir de üstüne yazacaksın, dinleteceksin kendini.
Brüt hayatının net hüzünlerini yüreğine pranga değil baş tacı edeceksin. Sonra da hesaplamalara girişeceksin. Daima geleceğe yönelik hesaplamalara... Günden, dünden izler taşımayan hesaplamalarla harcayacaksın vaktini bir de. Diğer yandan akıp giden yaşamı izlerken göz ucunla, senin mutluluğunu başkası yaşayacak; ağlayacaksın inceden. Hiç kimselere hissettirmeden hem de... Tutku derken birileri kendi saplantıları ve tutku yoksunluğundan muzdarip ruhlarının anlık feveranlarına; tutkulu olacaksın bir de bu dört saat içinde. Diyemeyeceksin “Tutkuyu gömlek mi bellediniz bre naçarlar? Günün dördünde giyer; yirmisinde çıkarır, katlar, bir kenara koyarsınız. Tutku gömlek değil; tendir. Tenden içre candır. Ya ilmek ilmek onunla örülüdür ruhunuz ya da yumruk olup çöreklenmiştir midenize”
Bir başka brüt günün sabahına uyanacaksın. Net hesabının gün geçtikçe aşağılara çekildiğini bildiğin halde daha fazlası için ümit var olarak uyanacaksın. Yaşayacaksın aynı döngüyü günbegün, haftabehafta, aybeay, senebesene... Kulağına ölümsüz tınıları fısıldarken Erkan Oğur, ölümlülüğünün acziyetini sindireceksin bir de bu dört dahilinde. Kabaracak kesintiler toplamı her adımında ve senden hep daha fazlası istenirken ha babam uğraşacaksın net hesabını arttırmak için. Beceremeyeceksin; bildiklerini iddia ederken o hep bilmişler sen bilemeyeceksin ve bunun da günahını sırtlanacaksın. Dostlar teselli iltifatlarıyla sararken çevreni, hep bilmişler merkezlerine kendilerini koydukları yaşamlarının tartışılmaz üstünlüğünden dem vuracaklar ve benmerkezciliklerini dirayet, özgüven diye yutturmaya çalışacaklar sana.
Net hesabı yapmaya çalışacaksın ardından. Bir kez daha... Bir bakacaksın ki brüt günün net hesabı bir tebessümden ibaret imiş sadece. Kazara muhatabı olduğun, aslında seni hedeflememiş olan ve zaman-mekan olasılıklarının azizliği bir tevafukun koynundan sana ulaşmış bulunan bir tebessüm. Derdine dert katacaksın diğer günlerinde net hesabının bu kadar kabarık olmayacağınının bilinciyle. O tebessüm muhatabını aramaktadır. Tıpkı senin muhatabı olacağın tebessümü aradığın gibi. O tebessümü de düşünce hesaptan, bir bakacaksın ki boş kalmış net hanesi. Tıpkı boş kalmış ruhun gibi.
Bir başka brüt sabaha uyanacaksın yine o tebessümün umuduyla; lakin bulamayacaksın. Bir bakmışssın ki brüt ömrünün sonunda; neti hayatının o tebessüm peşinde koşmak imiş.
Bu dört saatte güleceksin, ağlayacaksın, arayacaksın, bulacaksın, seveceksin, nefret edeceksin, dertleneceksin, dertlerine derman bulacaksın, dertlere deva olacaksın, sevişeceksin, küseceksin, barışacaksın, küresel ısınmayı engelleyip penguenciklerin de üşümemesini sağlayacaksın, Saraçoğlu’nu Sevilla’ya zindan edeceksin, muhabbet erbabı arayıp bulacaksın, ardından muhabbet de edeceksin onlarla. Savaşlara son verip barışı getireceksin yüreklere ve zihinlere, Kürt meselesini tahlil edip çözüm bulacaksın, baş örtüsünü üniversitelere sokup laikliği elden bırakmayacaksın, Ermenilerle dünya çapında barış sağlayacaksın bu dört saat içinde. Yoksulluğa çare bulup insanları kardeş edeceksin, okuyacaksın, dinleyeceksin ve bir de üstüne yazacaksın, dinleteceksin kendini.
Brüt hayatının net hüzünlerini yüreğine pranga değil baş tacı edeceksin. Sonra da hesaplamalara girişeceksin. Daima geleceğe yönelik hesaplamalara... Günden, dünden izler taşımayan hesaplamalarla harcayacaksın vaktini bir de. Diğer yandan akıp giden yaşamı izlerken göz ucunla, senin mutluluğunu başkası yaşayacak; ağlayacaksın inceden. Hiç kimselere hissettirmeden hem de... Tutku derken birileri kendi saplantıları ve tutku yoksunluğundan muzdarip ruhlarının anlık feveranlarına; tutkulu olacaksın bir de bu dört saat içinde. Diyemeyeceksin “Tutkuyu gömlek mi bellediniz bre naçarlar? Günün dördünde giyer; yirmisinde çıkarır, katlar, bir kenara koyarsınız. Tutku gömlek değil; tendir. Tenden içre candır. Ya ilmek ilmek onunla örülüdür ruhunuz ya da yumruk olup çöreklenmiştir midenize”
Bir başka brüt günün sabahına uyanacaksın. Net hesabının gün geçtikçe aşağılara çekildiğini bildiğin halde daha fazlası için ümit var olarak uyanacaksın. Yaşayacaksın aynı döngüyü günbegün, haftabehafta, aybeay, senebesene... Kulağına ölümsüz tınıları fısıldarken Erkan Oğur, ölümlülüğünün acziyetini sindireceksin bir de bu dört dahilinde. Kabaracak kesintiler toplamı her adımında ve senden hep daha fazlası istenirken ha babam uğraşacaksın net hesabını arttırmak için. Beceremeyeceksin; bildiklerini iddia ederken o hep bilmişler sen bilemeyeceksin ve bunun da günahını sırtlanacaksın. Dostlar teselli iltifatlarıyla sararken çevreni, hep bilmişler merkezlerine kendilerini koydukları yaşamlarının tartışılmaz üstünlüğünden dem vuracaklar ve benmerkezciliklerini dirayet, özgüven diye yutturmaya çalışacaklar sana.
Net hesabı yapmaya çalışacaksın ardından. Bir kez daha... Bir bakacaksın ki brüt günün net hesabı bir tebessümden ibaret imiş sadece. Kazara muhatabı olduğun, aslında seni hedeflememiş olan ve zaman-mekan olasılıklarının azizliği bir tevafukun koynundan sana ulaşmış bulunan bir tebessüm. Derdine dert katacaksın diğer günlerinde net hesabının bu kadar kabarık olmayacağınının bilinciyle. O tebessüm muhatabını aramaktadır. Tıpkı senin muhatabı olacağın tebessümü aradığın gibi. O tebessümü de düşünce hesaptan, bir bakacaksın ki boş kalmış net hanesi. Tıpkı boş kalmış ruhun gibi.
Bir başka brüt sabaha uyanacaksın yine o tebessümün umuduyla; lakin bulamayacaksın. Bir bakmışssın ki brüt ömrünün sonunda; neti hayatının o tebessüm peşinde koşmak imiş.
Kendinle Hasbihâl
Ey dost! Ne kadar açık, anlaşılır ve sanatkârane ifade edilirse edilsin; bana, kitaplara yazılmış acılardan bahsetme! Kaleme alınmış, satıra dökülmüş, kelâma bürünmüş acılar anlatamaz yürek kanamasını...
Belki işaret, ima, telkin eder. Bir yangını haber verir gibi…Bak! Ben de kelimelerle konuşuyorum; kelimelerin kifayetsizliğini bilerek. Sana ancak kelimelerle, söz ile ulaşıyorum. Aslında ulaşamıyorum!
Söz benden sâdır olunca, benim olmaktan çıkıyor ve acının özü bende kalıyor, lafzı kâğıtta...
Kapattım kapılarımı, kırk kapının ardında nihanım. Ben kendime uzakken sana nasıl yakın olabilirim? Söz yarım, söz noksan ve sükût belki halimizi en iyi anlatan lisan. Bir çay içimi dostluklar. Sonra uzayan sükût...
Cemiyete niçin karışmak ister insan; kendisinden kaçmak için mi yoksa yalnızlığı daha derin yaşamak için mi? “karıştır çayını zaman erisin” misali. Kendisinden cemiyete kaçan insan, cemiyetten kendisine döner; nedendir?…
‘Kirlenmek güzeldir' diyorlar; sahiden öyle mi? O zaman, bu kadar kirlenmişlik içinde güzellik neden saklı? Ardından temizlenmek için mi güzeldir kirlenmek; yoksa bir şey haddini aşınca zıddına tekabül ettiğinden mi? Güzelliğin fark edilmesi için kirlenmesi mi lazım? Niçin hepimizin hayatı bir romandır da insan-ı kâmilin romanı yoktur? Yaşaması gerektiği gibi yaşadığı için mi? Ah, şu sorular… Cevabı içinde saklı sualler. İnsanı, eşyayı ve hayatı tanımak için okuduk ama okudukça içimizden uzaklaştık yani aslımızdan! Okuduklarımız ‘yazarın' gördükleriydi; ya göremedikleri! Sahi, biz gören varlıklar mıyız? Beni göreniniz var mı? Sonra, “şiir öldü, şair yok” diyorsun. Ne kadar da eminsin. O zaman acı da yok, gönül de! Bu ifade ‘insan yok' demek! Oysa ben varım, o zaman şiir de var; sen varsın, o halde şair de. Değil mi ki her büyük insanın içinde büyümeyen bir çocuk, her çocuğun içinde büyük bir insan yaşıyor.Yanındayım, karşındayım, seninle konuşuyorum. Ama sen perdenin ardındasın ve gördüğün perdede suretler. Kirli o perde. Sanal bir âlemin ‘kirli ve sahte' görüntüleri senin algıladığın... Seyrettiğin programların, dinlediğin şarkıların sesidir duyduğun. Kapat elektronik düğmeleri. Çek perdelerini dünyaya. Mikrofonik seslerden, dijital suretlerden çevir yönünü ve dinle. O zaman duyacaksın beni. Sonra beni de işitmeyecek, kendi sesini duyacak, kendini bulacaksın. Sen kendini bildin mi okumak tamamdır...
Belki işaret, ima, telkin eder. Bir yangını haber verir gibi…Bak! Ben de kelimelerle konuşuyorum; kelimelerin kifayetsizliğini bilerek. Sana ancak kelimelerle, söz ile ulaşıyorum. Aslında ulaşamıyorum!
Söz benden sâdır olunca, benim olmaktan çıkıyor ve acının özü bende kalıyor, lafzı kâğıtta...
Kapattım kapılarımı, kırk kapının ardında nihanım. Ben kendime uzakken sana nasıl yakın olabilirim? Söz yarım, söz noksan ve sükût belki halimizi en iyi anlatan lisan. Bir çay içimi dostluklar. Sonra uzayan sükût...
Cemiyete niçin karışmak ister insan; kendisinden kaçmak için mi yoksa yalnızlığı daha derin yaşamak için mi? “karıştır çayını zaman erisin” misali. Kendisinden cemiyete kaçan insan, cemiyetten kendisine döner; nedendir?…
‘Kirlenmek güzeldir' diyorlar; sahiden öyle mi? O zaman, bu kadar kirlenmişlik içinde güzellik neden saklı? Ardından temizlenmek için mi güzeldir kirlenmek; yoksa bir şey haddini aşınca zıddına tekabül ettiğinden mi? Güzelliğin fark edilmesi için kirlenmesi mi lazım? Niçin hepimizin hayatı bir romandır da insan-ı kâmilin romanı yoktur? Yaşaması gerektiği gibi yaşadığı için mi? Ah, şu sorular… Cevabı içinde saklı sualler. İnsanı, eşyayı ve hayatı tanımak için okuduk ama okudukça içimizden uzaklaştık yani aslımızdan! Okuduklarımız ‘yazarın' gördükleriydi; ya göremedikleri! Sahi, biz gören varlıklar mıyız? Beni göreniniz var mı? Sonra, “şiir öldü, şair yok” diyorsun. Ne kadar da eminsin. O zaman acı da yok, gönül de! Bu ifade ‘insan yok' demek! Oysa ben varım, o zaman şiir de var; sen varsın, o halde şair de. Değil mi ki her büyük insanın içinde büyümeyen bir çocuk, her çocuğun içinde büyük bir insan yaşıyor.Yanındayım, karşındayım, seninle konuşuyorum. Ama sen perdenin ardındasın ve gördüğün perdede suretler. Kirli o perde. Sanal bir âlemin ‘kirli ve sahte' görüntüleri senin algıladığın... Seyrettiğin programların, dinlediğin şarkıların sesidir duyduğun. Kapat elektronik düğmeleri. Çek perdelerini dünyaya. Mikrofonik seslerden, dijital suretlerden çevir yönünü ve dinle. O zaman duyacaksın beni. Sonra beni de işitmeyecek, kendi sesini duyacak, kendini bulacaksın. Sen kendini bildin mi okumak tamamdır...
29 Aralık 2008 Pazartesi
Bazı Akşamları Olmalı İnsanın
Yaşama savaşı içinde caddelerden ayaklarına bulaşmış yorgunlukları bir kenara bırakıp, yüksek apartmanların en son katında ki yalnızlıklar kadar kapanık, ışıkları sönmüş, yalnızlığında rüzgarın homurdanmasına aldırmadan kapısı açılmayan bir evin içinde tek başına kalabilmeli. Boş bir cüzdan kadar fakir, kevgir delikleri kadar da sızdırır olmalı kirpikler ! paketinde kalan son dal sigarayı içememe sabrı nasılsa, bir anlık da olsa kendine gecenin muhteşem Hitler’i diyebilmeli. Kıyabilmeli içinde beslediği kendinden türemeyen soylara..ve ateş yakmalı bodur bir mum tepesinde..alışabilmeli küçük alevlerin nasıl da kocaman gölgelere dönüştüğüne. … şöyle kıyısını köşeni arayıp, bulup bir şeyler çıkardığı ve onları güzelce kotarıp masaya yatırdığı / bazı akşamları..! olabilmeli insanın.
pek aklı ermese de içinin kıvrılmış diz kapaklarına yaslanan yüzünü şamarlayıp, sonra da dönüp aynaya bakabilmeli !! Benim de oldu böyle akşamlarım../ ben de geceyi bıçakladım ve ben de denize en az senin kadar yakınım..! ve biliyorum mavi özgürlüktür, okyanuslar kadar! Sevdanın ve aşkın bir çiklet çiğneme süresi kadar olan anlamının da kapımı çaldığı işte o akşamlardan birindeyim..!..ilim öğrenmenin yolunun okumak, çalışmak, sabretmek, araştırmak olduğunu biliyorum artık. Sevmenin de ilim olduğunu düşünüyorum..! baba veya anne olunca insan çocuğunun gözlerinde okuyor bu gerçeği. En az onlar kadar güzel bakabilmeliyiz, onlar kadar yerimizden fırlayıp asılı kalabilmeliyiz bir gerdan da, sınıflandırmadan çoğul yaşayabilmektir sevda ve fenomen bir yapıda eğreti duran yalnızlık olmamalı…en az bir atın yelesi kadar dalgalanan, yine yeniden filizlenebilen bahar dalı olabilmeli. Geriye bakabilme cesaretidir ileriyi görebilmenin bilgeliği. Geçmişimizde gördüğümüz ufak kırıntılar kadar geleceğimizdeki kocaman kayaları da görme yetisidir, yaşama dair, aşk ve sevdaya dair kelimeleri yan yana getirip şiirsel bir notanın koynunda uyuma gerçeği. Aslında anlama isteğimize yaklaşan belirgin bir fırtınanın habercisidir, bildiklerimizin beynimizde yaptığı dar alandaki kısa paslaşmalar.Firara yeltenen asıl gerçeklerimizi bir kaçak olarak ortalıkta dolaştırmama baskısıdır duygularımıza uyguladığımız sıkı yönetim. Korku, kör bir kurşunun değeceği yerin neresi olduğunu düşünmek değil, hangi namludan çıktığını öğrenebilmektir ve bu korkudan peydahlanan gerçek yanımızın isyanı, asileşmesi, bedenimize hükmedercesine aleni yangınlar çıkarması, el ayak titremelerinin baş edebileceği tepkimeler değildir. Yanlış görüntüler oturmuş olabilir retinamıza. Pusulasız gemileri kıvrılan bir rotadan sakin limanlara yanaştırmak, dalga sırtında ne kadar sürüklendiğinizi hesaplamaktan geçer. Akıntılara karşı kürek çekmek ise karaya oturacağız zamanı geciktiren boş bir uğraştır. Hayatın her karesinde olduğu gibi, rüzgarı iyi kullanma sadece yel değirmenlerini döndürmeye yaramıyor. Bazen saçlarınıza da hak ettiği onuru yaşatmalısınız. Yaşamın içinde saklı giz, sabun köpüklerinde dans eden ışık huzmeleri kadar canlı ve bir o kadar da kısa sürelidir. Bundan alacağınız tat, yanaştığınız limanda ayağınızı atar atmaz elinizi tutan bir ikinci elin sıcaklığını hissettiğiniz süreye denktir. Asıl meziyet, o limandan kimlerin geçip gittiğini sorgulamak değil, o an kimin elini tuttuğunuzdur. Hayat artı ve eksilerin amansız savaşıdır!! Bazı akşamları olmalı insanın!! Gün dudaklarını devirmeden geceye, minarelerden duyulan notalı sözleri insan yanına söylediği şarkılara aliterasyon yaparak, var olma sebebini ve var olmasının sırtına yüklediği sorululukları, yaratılış gerçeğine ters düşen aynalardaki görüntüleri, sevme ile imanın aslında aynı şey olduğunu, maddesel inançların insanoğlunu sürüklediği boşluğu ve tamahkar dürtülerin utanç verici aldatışlara yazdığı senaryoları düşünebilmeli. Ancak seven bir insanın itikadının belli bir anlamla örtüşebileceğini, sevilenin ise sadece nasiplenebileceğini benimsemeli. Böylece yılların pırasa yaprağına benzemediğini anlayabilir, yaşamla olan kavgamızda orta yol bulabilir, akşamların sadece uyumak için olmadığı gerçeğini de kavramış oluruz….zamanın kalbinin bizden daha hızlı attığını unutmadan ama!!! Sorgulayıcı yanımızı her alanda kullanmak yaşamı anlamlı kılan en doğal davranıştır. Tek taraflı bir bencilliğe düşmeden kendimizi de sorgulama, davranış kritiğimizi kontrol altında tutmanın sağlamasıdır. Evindeki çiçeklere su verip bahçeye çöp atmak / elde edebildiklerimizi sevme anlamına gelen hayli egoist ve kendiyle barışık olmayan insanların yapabileceği basit hatalardan biridir. Unutmayın ki pişmanlıklarda bu basit hataların toplamını oluşturan şeceredir. İnsan ömrünün tamamı yüreğindeki kalıba dökülmüştür. Yüzünüzdeki tebessüm, bakışlarınızdaki şefkat, acıma, merhamet ve sevebilme hislerinin beslendiği en önemli nehir yüreğinizdir. Damarlarınıza pompalanan kanda ki asil yaratılış genleri, beyninize düşünce, kulaklarınıza duyma, bilincinize anlama, burnunuza algılama, gözlerinize görme, ellerinize dokunma yetisi aşılar. Çocuğunuza sarıldığınızda kendi kokunuzu ve sevdiğinize sarıldığınızda da aynı kokuyu duyuyorsanız, ne kadar büyük bir hazla içinize çekiyorsanız işte o kadar insansınız. İnsan ömründeki duraklar bir otobüs yolculuğundaki molalara benzemez. Her yolcu her molada daha dingin çıkarken yolculuğa, her insan her durakta daha yorgundur. Bu yorgunluğun adını ne koyarsanız koyun ama asla bir başka durakta bekleyene yüklenecek sorumluluk değildir…veya hayıflanacak, umutla yol bekleyen özlemin, hasretin, gözlerine çekilecek bir perde hiç değildir. Sevmenin bütün bir hayatı temsil ettiği yolda, ardımızda bıraktığımız duraklara takılmadan bir sonra ki durağa zamanında yetişebilme maratonudur hayat…ki finali meçhul, belki hemen, belki yarın, belki de hiç!! Yani her yorgun düştüğümüzde ‘’boş ver’’ kelimesini umarsızca savurduğumuz, kendimizden kaçış yöntemi kadar da boş değildir hayat../ iki ayak üstünde duran, düşünebilen, anlayan, anlatan, yorumlayan, sorgulayan, gören yaratıklar için, kendi ‘’boş’’ luğunu ortaya döken talihsiz bir söylemdir aslında!! Yaşam ve gerçekler boş değil, boş olan bu söylemi diline yakıştıran beyinlerdir !! her dilde, dinde, renkte ve her alanda hayat, başaracağım diyenlerin yanında, ‘’ama’’ ve ‘’acaba’’ ikilemleriyle boğuşanların çok uzağındadır. Onurlu yaşamak ve bu yaşamın içine asil bir tek sevda sığdırmak, beyaz gelinliğe bağlanmış kırmızı kuşağın manasına denktir. İnsan döşüne inen her yumruk kalbin daha hızlı atmasını sağlar../ o zaman durmak niye..kalp atışlarımıza ayak uydurmak koşmamız gerektiğinin bir işareti değil midir? Unutmayın yürüyen hiçbir yarışı kazanamaz!! Mutlaka bir koşan vardır!
pek aklı ermese de içinin kıvrılmış diz kapaklarına yaslanan yüzünü şamarlayıp, sonra da dönüp aynaya bakabilmeli !! Benim de oldu böyle akşamlarım../ ben de geceyi bıçakladım ve ben de denize en az senin kadar yakınım..! ve biliyorum mavi özgürlüktür, okyanuslar kadar! Sevdanın ve aşkın bir çiklet çiğneme süresi kadar olan anlamının da kapımı çaldığı işte o akşamlardan birindeyim..!..ilim öğrenmenin yolunun okumak, çalışmak, sabretmek, araştırmak olduğunu biliyorum artık. Sevmenin de ilim olduğunu düşünüyorum..! baba veya anne olunca insan çocuğunun gözlerinde okuyor bu gerçeği. En az onlar kadar güzel bakabilmeliyiz, onlar kadar yerimizden fırlayıp asılı kalabilmeliyiz bir gerdan da, sınıflandırmadan çoğul yaşayabilmektir sevda ve fenomen bir yapıda eğreti duran yalnızlık olmamalı…en az bir atın yelesi kadar dalgalanan, yine yeniden filizlenebilen bahar dalı olabilmeli. Geriye bakabilme cesaretidir ileriyi görebilmenin bilgeliği. Geçmişimizde gördüğümüz ufak kırıntılar kadar geleceğimizdeki kocaman kayaları da görme yetisidir, yaşama dair, aşk ve sevdaya dair kelimeleri yan yana getirip şiirsel bir notanın koynunda uyuma gerçeği. Aslında anlama isteğimize yaklaşan belirgin bir fırtınanın habercisidir, bildiklerimizin beynimizde yaptığı dar alandaki kısa paslaşmalar.Firara yeltenen asıl gerçeklerimizi bir kaçak olarak ortalıkta dolaştırmama baskısıdır duygularımıza uyguladığımız sıkı yönetim. Korku, kör bir kurşunun değeceği yerin neresi olduğunu düşünmek değil, hangi namludan çıktığını öğrenebilmektir ve bu korkudan peydahlanan gerçek yanımızın isyanı, asileşmesi, bedenimize hükmedercesine aleni yangınlar çıkarması, el ayak titremelerinin baş edebileceği tepkimeler değildir. Yanlış görüntüler oturmuş olabilir retinamıza. Pusulasız gemileri kıvrılan bir rotadan sakin limanlara yanaştırmak, dalga sırtında ne kadar sürüklendiğinizi hesaplamaktan geçer. Akıntılara karşı kürek çekmek ise karaya oturacağız zamanı geciktiren boş bir uğraştır. Hayatın her karesinde olduğu gibi, rüzgarı iyi kullanma sadece yel değirmenlerini döndürmeye yaramıyor. Bazen saçlarınıza da hak ettiği onuru yaşatmalısınız. Yaşamın içinde saklı giz, sabun köpüklerinde dans eden ışık huzmeleri kadar canlı ve bir o kadar da kısa sürelidir. Bundan alacağınız tat, yanaştığınız limanda ayağınızı atar atmaz elinizi tutan bir ikinci elin sıcaklığını hissettiğiniz süreye denktir. Asıl meziyet, o limandan kimlerin geçip gittiğini sorgulamak değil, o an kimin elini tuttuğunuzdur. Hayat artı ve eksilerin amansız savaşıdır!! Bazı akşamları olmalı insanın!! Gün dudaklarını devirmeden geceye, minarelerden duyulan notalı sözleri insan yanına söylediği şarkılara aliterasyon yaparak, var olma sebebini ve var olmasının sırtına yüklediği sorululukları, yaratılış gerçeğine ters düşen aynalardaki görüntüleri, sevme ile imanın aslında aynı şey olduğunu, maddesel inançların insanoğlunu sürüklediği boşluğu ve tamahkar dürtülerin utanç verici aldatışlara yazdığı senaryoları düşünebilmeli. Ancak seven bir insanın itikadının belli bir anlamla örtüşebileceğini, sevilenin ise sadece nasiplenebileceğini benimsemeli. Böylece yılların pırasa yaprağına benzemediğini anlayabilir, yaşamla olan kavgamızda orta yol bulabilir, akşamların sadece uyumak için olmadığı gerçeğini de kavramış oluruz….zamanın kalbinin bizden daha hızlı attığını unutmadan ama!!! Sorgulayıcı yanımızı her alanda kullanmak yaşamı anlamlı kılan en doğal davranıştır. Tek taraflı bir bencilliğe düşmeden kendimizi de sorgulama, davranış kritiğimizi kontrol altında tutmanın sağlamasıdır. Evindeki çiçeklere su verip bahçeye çöp atmak / elde edebildiklerimizi sevme anlamına gelen hayli egoist ve kendiyle barışık olmayan insanların yapabileceği basit hatalardan biridir. Unutmayın ki pişmanlıklarda bu basit hataların toplamını oluşturan şeceredir. İnsan ömrünün tamamı yüreğindeki kalıba dökülmüştür. Yüzünüzdeki tebessüm, bakışlarınızdaki şefkat, acıma, merhamet ve sevebilme hislerinin beslendiği en önemli nehir yüreğinizdir. Damarlarınıza pompalanan kanda ki asil yaratılış genleri, beyninize düşünce, kulaklarınıza duyma, bilincinize anlama, burnunuza algılama, gözlerinize görme, ellerinize dokunma yetisi aşılar. Çocuğunuza sarıldığınızda kendi kokunuzu ve sevdiğinize sarıldığınızda da aynı kokuyu duyuyorsanız, ne kadar büyük bir hazla içinize çekiyorsanız işte o kadar insansınız. İnsan ömründeki duraklar bir otobüs yolculuğundaki molalara benzemez. Her yolcu her molada daha dingin çıkarken yolculuğa, her insan her durakta daha yorgundur. Bu yorgunluğun adını ne koyarsanız koyun ama asla bir başka durakta bekleyene yüklenecek sorumluluk değildir…veya hayıflanacak, umutla yol bekleyen özlemin, hasretin, gözlerine çekilecek bir perde hiç değildir. Sevmenin bütün bir hayatı temsil ettiği yolda, ardımızda bıraktığımız duraklara takılmadan bir sonra ki durağa zamanında yetişebilme maratonudur hayat…ki finali meçhul, belki hemen, belki yarın, belki de hiç!! Yani her yorgun düştüğümüzde ‘’boş ver’’ kelimesini umarsızca savurduğumuz, kendimizden kaçış yöntemi kadar da boş değildir hayat../ iki ayak üstünde duran, düşünebilen, anlayan, anlatan, yorumlayan, sorgulayan, gören yaratıklar için, kendi ‘’boş’’ luğunu ortaya döken talihsiz bir söylemdir aslında!! Yaşam ve gerçekler boş değil, boş olan bu söylemi diline yakıştıran beyinlerdir !! her dilde, dinde, renkte ve her alanda hayat, başaracağım diyenlerin yanında, ‘’ama’’ ve ‘’acaba’’ ikilemleriyle boğuşanların çok uzağındadır. Onurlu yaşamak ve bu yaşamın içine asil bir tek sevda sığdırmak, beyaz gelinliğe bağlanmış kırmızı kuşağın manasına denktir. İnsan döşüne inen her yumruk kalbin daha hızlı atmasını sağlar../ o zaman durmak niye..kalp atışlarımıza ayak uydurmak koşmamız gerektiğinin bir işareti değil midir? Unutmayın yürüyen hiçbir yarışı kazanamaz!! Mutlaka bir koşan vardır!
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

